24 Kasım 2020 Salı
DOĞAMIZIN KORUNMASINA DAİR…

DOĞAMIZIN KORUNMASINA DAİR…

İnsan toplumsal bir varlıktır. Bir arada yaşamaya muhtaçtır. Bu muhtaçlığın olmazsa olmazıysa doğal çevredir.

Doğal çevre insanın vazgeçilmez yaşam alanı ve hayat kaynağıdır.

Ormanlar, bağlar bahçeler, bostanlar tarlalar, doğanın oksijen kaynaklarıdırlar…

Fatih Sultan Mehmet boşuna; “Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim” dememiştir; ormanların dünyamız için ne kadar yaşamsal değere haiz olduğunu belirtmiştir. Ama gözü doymaz rantçılar “benden sonra tufan” diyerek, bırakınız korulukları cennet mekân ormanları yakıyorlar ve de ormanlarda yaşayan uçarından, kaçarından, sürüneninden hayvanları da yakıyorlar… Evleri de yaşanmaz kılıyorlar, ormana yakın yaşayan insanları da yakıyorlar; cehennem ateşinde yakıyorlarmış gibi…

 Toprak kutsaldır… Bizde toprağa, “Toprak Ana” denilir. Ormanlar anaların saçıdır. Hele de hele, çoktan da çok getirim için ormanlık alanları yakanlar toprak anayı da yakmış olurlar.

  Havasız, susuz, topraksız ve de toprağın altındaki ve üstündeki nimetlerden yararlanmadan yaşayamayacağımız için, havamızın, suyumuzun, toprağımızın kıymetini bilmeliyiz.  Ekolojik ve biyolojik dengeyi korumalı, doğamızı ve çevremizi kirletmemeliyiz.

  İnsanın ve onun yerküre ortağı bitki ve hayvan türlerinin idamesi için ekolojik (çevrebilimle ilgili) ve biyolojik dengenin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesi sağlıklı bir yaşam için şarttır.

Doğal dengenin korunması ya da bozulması, insan neslinin geleceğini belirleyen yaşamsal bir ömür reçetesidir. Bu yaşamsal reçetesinin içinde yer alan ve de bizlere bir nimet olarak bahşedilen diğer canlı türlerimizin varlığını sahiplenmek ve onları kollayıp gözetmek de asli görevlerimizdendir.

 Doğa -insanlar için- mükemmellik ötesi bir laboratuar ve dertlere derman olan ilaçların eczanesidir… Yaş ağaca balta vurmadığımız müddetçe…

     Meralarımızı doğal otlak ve yem bitkileri alanı olarak sahiplendiğimiz ve koruduğumuz müddetçe…  Hayvancılığımızın geleceği, meralarımızda bulunan taban ve dip sularının sayesinde olacaktır; çayırlarımız da yem ambarı olarak sayısız türden canlıları besleyip yaşatacaktır; otlaklarımız, ormanlıklarımız ve fundalıklarla birlikte.

 Bizler ‘’doğanın korunması’’ denince ‘maalesef’ yalnızca havamızı, suyumuzu, toprağımızı ve de topraklarımızın üzerinde yetişen bitki ve ağaç türlerini korumak olarak anlıyoruz. Oysa doğanın korunması kavramı hayvan türlerimizin korunmasıyla da eş anlamlıdır; ister toprak üzerinde isterse suda… İster yerleşik ister göçmen kuşlarda…

 Doğanın korunması, ekolojik çevre ile ilgili ve biyolojik dengenin korunması yada yeniden kurulması olayıdır ki, açgözlülüğümüzden, doymak bilmezliğimizden ve de günümüz insanı olarak bilmeye ve öğrenmeye pek yanaşmadığımızdan, doğal dengenin ve çevremizin korunması çok bilinmeyenli karmaşık bir sorun yumağına dönüşmekte ve giderek insan türünün bile yok olmasına yol açabilecek boyutlara ulaşmaktadır. Ki bunun adına doğa ve yaşam alanı katliamı denilir; dünyanın her yerinde…

 Bence ‘şu gün için’ insanlığın tek ve en ciddi düşmanı, bizatihi kendisinin sebep olduğu çevre kirliliğidir. Doğal aşınmayı hızlandıran da, ormanlık alanlarımızı çöle dönüştüren de, hayvan ve bitki türlerimizin soyunu tüketen de, tarım topraklarımızı yoksullaştıran da ne yazık ki biz insanlarız.

  Unutmamalıyız ki, doğamız (daha geniş anlamda, dünyamız) türlü çeşitli, canlı-cansız, akıllı-akılsız, dilli-dilsiz, ayaklı-ayaksız, kanatlı-kanatsız, çiçekli-çiçeksiz, kollu-kolsuz canlıların oluşturduğu geniş bir aile ortamıdır. Doğal aile fertleri olarak addettiğim tüm bu dünya değerleri bir bütünlük içinde birbirlerini dolaylı ya da dolaysız etkilemede ve yarara dönüştürmektedirler. Canlı türlerimizden birinin yok olması demek, doğal dengenin bozulması ve çevresel yaşam alanımızın daralması demektir.

Doğamızın korunması hususunda, tek yapmamız gereken ‘en basit ödev olarak’ doğamızı sevmeli, taşına-toprağına, uçarına-kaçarına, meyveli-meyvesiz ağacına-otuna saygı göstermektir. Genel manada, karşılıklı saygının oluşması için de önce kendimize saygı göstermemiz gerektiğini unutmamalıyız.

 Çocuklarımıza ve torunlarımıza gösterdiğimiz şefkati, ilgi ve alakayı, kollama ve gözetme alışkanlığımızı, havamıza, suyumuza, toprağımıza, bitki ve hayvan türlerimize de göstermeliyiz. Hele de hele, endemik (yani bize özgü olan) bitki ve hayvan türlerinin korunması ve sahiplenilmesi hususunda…

  Çocuklarımıza ‘her fırsatta’ doğa sevgisi aşılamalı ve çevre konusunda duyarlı olmalarını sağlamalıyız… Ki sağlıklı bir doğada çiçekli ve çocuklu yarınların varlığı ‘nesillerden nesillere’ insanlık mirası olarak süreklilik arz etsin. 

     Ki bunun için de dağları kelleştirmememiz gerekir…

    Akarsularımıza dökülen kimyasal içerikli zehirli atıklar ile ve de temiz havamız sanayi tesislerinin filtresiz bacalarından çıkan zehirli dumanlarla -bilerek- kirletilmektedir; sermayeye peşkeş çekmek için…

  Dağlarda altın ve değerli madenler arayıp bulmak için, bir ağacın kesilmesine bile asla izin verilmemelidir… Bir de belirlenmiş ormanlık park alanlarının dışına çıkılmamalıdır… Her ırmağa her dereye bir HES (Hidroelektrik Santralleri) projesi, doğamıza karşı işlenmiş ve işlenmekte olan bir endüstriyel katliamcılıktır.

       Anlayana!

22.10.2020 (Kemal CENGİZ)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

ÖĞRETMENLER GÜNÜ

ÜÇ MAYMUNA MI DÖNDÜRÜLÜYORUZ!

SORUNLAR YUMAĞINA DÖNDÜK…

TATMİNSİZLİK ÜSTÜNE…

10 KASIM: ÖLÜMSÜZLÜK GÜNÜMÜZDÜR…

İNSANLIĞA KATKI DA NE DEMEK?

HALİMİZE AHVALİMİZE DAİR YÜZEYSEL BİR DEĞERLENDİRME

GÖZLER DE KONUŞUR, ANLAYANA!

Yarın, Sonsuza Dek 29 EKİM 1923: EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR.